Hüseyin Rauf Orbay’ın Hayatı
Hüseyin Rauf Orbay’ın Hayatı (1880-1964)
Hüseyin Rauf Orbay, 1880 yılında İstanbul Cibali’de doğdu. Babası Amiral Mehmet Muzaffer Paşa, Annesi Hayriye Rüveyde Hanımdır. Rauf Bey, ilkokulu Cibali İlkokulunda, ortaokulu Trablus Askerî Rüştiyesinde, liseyi Heybeliada Bahriye Okulunda okudu. Rauf Bey, 1899’da teğmen rütbesiyle Deniz Kuvvetlerine katıldı. 1918 yılına kadar değişik savaş gemilerinde görev yaptı. Balkan Savaşları döneminde Hamidiye Akınıyla tanındı. Birinci Dünya Savaşı’nda; İran Cephesi’nde savaştı. Deniz Harbiye Reisliği görevinde bulundu. Savaşın sonunda kurulan Ahmet İzzet Paşa Hükûmetinde Bahriye Nâzırlığı yaptı. Bu sırada Baş Murahhas olarak Mondros Mütarekesi’ni imzaladı. Türk Kurtuluş Savaşı döneminde; kongrelerden sonra, Heyet-i Temsiliye adına Son Osmanlı Meclisi (Meclis-i Mebusan) toplantısına katıldı. Bu sırada İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya sürüldü. Malta’dan kurtulduktan sonra, önce Nâfia (Bayındırlık) Bakanlığı, sonra Başbakanlık ve TBMM Başkan Vekilliği yaptı. Cumhuriyet Devrinde; Terakkîperver Cumhuriyet Partisi’nin kurucuları arasında yer aldı. Şeyh Said İsyanı sebebiyle partisi kapatılınca bağımsız kaldı. Atatürk’e karşı tertiplenen İzmir Suikastında ceza aldı. Bu sırada yurt dışında olduğundan 10 yıl yurda dönemedi. Türkiye’ye 1935 yılında döndü. 1942 yılında Londra Büyükelçisi tayin edildi. 1944 yılında emekliliğini isteyerek kamu görevinden ayrıldı. Nihaî olarak, 1964’de İstanbul’da vefat edene kadar, hayatını üniversitelerde ders ve konferanslar vererek ve seyahatlere çıkarak geçirmiştir. Hüseyin Rauf Orbay, Osmanlı’dan Cumhuriyet Devrine uzanan süreçte önemli bir asker ve siyaset adamıdır.
Giriş
Türk Bağımsızlık Savaşı’nda görev yapmış, yeni Türk Devleti’nin temelinin atılmasında yeri olan asker veya bürokrat kökenli devlet adamlarının yetişmesinde iki temel olgu vardır. Birincisi, bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin temelini oluşturacak olan modern okullarda eğitim görmüşlerdir. İkincisi, Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü “cehennem değirmeni”nden kurtuluş mücadelesi vererek yetişmişlerdir. Bu mücadeleler, Türk ordusunda görev yapan bir subaya “siyaset adamı formasyonu”, siyaset ve kültür adamına da “askerlik formasyonu” kazandırmıştır. En önemlisi de, bunlar kendilerini cemiyet meselelerine öylesine vermişlerdir ki, bu onların ailevî hayatlarını bile etkilemiştir. Meselâ, 1900’lü yıllarda Türk ordusuna katılan bir askerin en az yirmi yılı savaşın içinde geçmiştir. Öyle ki, barış sağlandığında bu cemiyet adamları, bir aile oluşturmak için geç kalmışlardır. İşte söz konusu bu dönemde yetişmiş asker ve siyaset adamlarından biri de, Hüseyin Rauf Beydir. Biz bu araştırmada Rauf Beyin hayatını inceleyeceğiz. Onun bir “cehennem değirmeni” olarak nitelenen siyasî hâtıralarını Feridun Kandemir, “Yakın Tarihimiz Dergisi”nin muhtelif sayılarında yayınlamıştı2. Bu hâtıralardan hareketle Rauf Beyin biyografisi üzerine bir kaç araştırma yapılmıştı3. Biz bu makalede Hüseyin Rauf Beyin hayatını, dönemin diğer önemli siyaset adamlarının hatıraları ile test ederek, yazmaya çalışacağız.
Çocukluğu, Yetişmesi ve Tahsili
Hüseyin Rauf Bey, 1880 (H.1296) yılında4 İstanbul’un Cibali semtinde doğmuştur. Babası Bahriye Şûrası Başkanı ve Âyân (Senatör) olan Ferik (Amiral) Mehmet Muzaffer Paşa5, Annesi Hayriye Rüveyde Hanımdı. Rauf Beyin, biri erkek üçü kız dört kardeşi vardı. Babası aslen Çerkez asıllı, annesi Kürt aşiret reislerinden Bedirhan Paşanın kızıdır.6
İlk öğrenimini Cibali’deki ilkokulda bitirdikten sonra, Babasının Trablusgarb’a komodor göreviyle atanması üzerine, ailesiyle birlikte İstanbul’dan ayrıldı. Ortaokulu Trablus’ta yeni açılan Askerî Rüştiyede okudu.
Trablusgarb dönüşü, 14 Mayıs 1893’te Heybeliada Bahriye Okulu’nun (İdadî/Deniz Lisesi) birinci sınıfına başladı. 14 Mart 1897’de Harbiye (Şâkirdân) sınıfına geçti. 31 Mart 1899’da Güverte Mühendisi (teğmen) rütbesiyle Deniz Harp Okulu’ndan mezun oldu. Heybetnümâ Okul Gemisi’ndeki eğitim ve öğretimden (staj) sonra Deniz Kuvvetleri’ne katıldı. 1905-1911 yılları arasında donanmayı güçlendirme ve geliştirme çalışmaları çerçevesinde, eğitim amaçlı olarak, çeşitli ülkelere yapılan ziyaretlere katıldı7.
Askerî Hayatı
Hüseyin Rauf Beyin Heybetnümâ Okul Gemisi’ndeki stajından sonra Selimiye Firkateyni’ne tayin edilmesiyle askerî hayatı başladı. Önce Selimiye Firkateyni’nde daha sonra Garp Vapuru Seyir Subayı yardımcılığı görevlerinde bulundu. Mahmudiye Zırhlısı’nda görevli iken 1 Nisan 1901’de üsteğmenliğe yükseldi. Hamidiye Torpidosu ve Fethiye Gemisi ikinci komutanlığı görevlerinde bulundu. 23 Nisan 1904’te yüzbaşı rütbesine yükseldi. 24 Ağustos 1904 tarihinde de “Mesudiye Zırhlısı”na atandı. Rauf Bey, İngilizce’sinin iyi olması ve bulunduğu görevlerde başarılarıyla dikkati çekmesi itibariyle, bu sırada ABD’nin Kramp tezgahlarında inşâ edilen “Abdülmecid Kruvazörü”nü Amerikalı gemici Bucknam Bey ile İstanbul’a getirmişti. Başarılı bir denizci olan Bucknam Beyi İkinci Abdülha mid “Paşalık” rütbesi vererek Osmanlı hizmetine aldı. Rauf Bey de Bucknam Paşanın tercüman ve yardımcısı olarak görevlendirildi. Rauf Bey, iki yıl süren bu görevi boyunca Bucknam Paşa ile yakın dostluk kurdu ve bir çok görev gezisine çıktı. Meselâ, 1905’te taşıt gemileri satın alması, gemi inşâ tezgâhlarını ve deniz altı gemilerini incelemesi için önce İngiltere’ye, daha sonra da Amerika’ya gönderildi. Dönüşünde, Yemen Harekâtı sırasında Kızıldeniz’de faaliyette bulunan Osmanlı donanmasında görevlendirilerek, Ahmed İzzet Paşanın mâhiyetinde çalıştı. 28 Ocak 1906’da Âsâr-ı Tevfik Zırhlısı’nda görevlendirilerek, Almanya’nın Kiel Tersanesi’nde onarılıp yenileştirilen bu gemiyi yurda getirecek subaylarla Almanya’ya gönderildi. Bu geziler süresince Rauf Bey gemicilik bilgi ve tecrübelerini daha da ilerletmiştir8. Bu arada 8 Ocak 1907’de solkolağalığa (kıdemli yüzbaşı) terfi etti. 2 Mart 1907’de Peykişevket Torpido Kruvazörü komutanlığına atanarak, Sisam Ayaklanması’nı bastırmaya memur filoda yer aldı. 13 Kasım 1907’de sağkolağası (ön yüzbaşı) olarak 31 Mart Ayaklanması sebebiyle İstanbul’a gelen Hareket Ordusu’nun faaliyetlerine katıldı. Bu harekât sırasında Rauf Bey ile Mustafa Kemal’i Cemal Bey (Paşa)9, İsmet Bey (İnönü) ile de Kazım Karabekir tanıştırmıştı10. 5 Mayıs 1909’da Hamidiye Gemisi komutanlığına atandı. Hamidiye ile Arnavutluk Ayaklanmasının bastırılmasında rol oynadı. Aynı yıl Tuna Milletlerarası Su Yolu Komisyonu’nda Türkiye temsilcisi olarak görev yaptı. 7 Mayıs 1910’da tahta çıkan İngiltere Kralı Beşinci George’un taç giyme törenine katıldı. Bu münasebetle yapılan deniz resmî geçidinde Türk Donanmasını temsil etti. 1911 Türk-İtalyan Savaşı’nda Trablusgarb’a ikmâl sevkıyatında görev aldı11. Balkan Savaşları döneminde adını tüm dünyaya duyuracağı Hamidiye Kruvazörüne tayin edildi.
Hamidiye Akını
Hüseyin Rauf Bey, Balkan Savaşlarında Hamidiye Kruvazörü komutanı olarak, Karadeniz ve Akdeniz’deki akınlarıyla tanınmıştır. Aralık 1912 – Eylül 1913 tarihleri arasında Varna, Draç, Şinkin baskınlarıyla, Balkan bozgunundan doğan moral çöküntüsünü nispeten telâfi etmeye çalışmıştır. Bu başarılardan dolayı Türk kamuoyunda “Hamidiye Kahramanı” olarak tanınmıştır.12
“Şüphe yok ki ben, Koca Barbaros’un bir dümen neferi dahî olamam” diyen Rauf Bey, “20. yüzyılın son büyük akıncılık harekâtını” gerçekleştirmiştir. Hamidiye Kruvazörü komutanı olarak, Çanakkale’den akıncı seferine çıkar çıkmaz, Şira’yı bombardımana tuttu. Yunan bandıralı Makedonya Gemisini batırdı, harp levâzımı yapan barut fabrikası ve benzeri hedefleri vurdu. Yunanlılara sadece ve sadece harp edenlerle savaştığını ilân ile “eğer siz muhârip olmayanlara dokunursanız, baştanbaşa bütün sahillerinizi yıkarım” ikâz ve tehdidinde bulundu.
Şira bombardımanından sonra Ege Denizini geçen Rauf Bey, Yunan donanmasının yeni ve kuvvetli gemisi olan Averoff Zırhlı Kruvazörünü peşinden sürükleyerek etkisiz hâle getirmek için Akdeniz’e açıldı. Ancak Yunan komutanı Amiral Konduryatiş, Averoff’u Çanakkale Boğazı önünden çekmedi.
Hamidiye, Akdeniz’in Trablusşam, Suriye, Mısır ve Hicaz kıyılarını takip ederek, Yemen’in Hudeyde iskelesine kadar gitti. Buralarda Hamidiye’yi Türk denizciliğinin bir sembolü sayan Müslümanlar, çok büyük sevgi gösterilerinde bulundular. Kruvazörün tüm ihtiyaçları uğranılan İslâm beldeleri tarafından karşılandı.13
Kızıldeniz’den tekrar Süveyş yoluyla Akdeniz’e çıkan Rauf Bey, Sicilya ve Malta’dan sonra Adriyatik’e yöneldi. 27 Şubat 1913 günü Laros isimli bir Yunan gemisini batırdı. Alınan malûmât gereği, Yunanların harp sevkıyâtları yaptıkları Şinkin Limanı bombardımana tutuldu. Rauf Bey bu bombardıman ânını hâtıratında şöyle anlatıyor: “Yunanlar harp sevkıyâtlarını Şinkin’den yapıyorlarmış. Limanı 3500 metreden ateş açtım. Bombardıman müthiş panik yarattı. Asker, top, cephâne hatta uçak yüklü gemiler, iç limana kaçmak istiyor, askerler kendilerini denize atıyorlardı. Tam bir ana baba günüydü. Yarım saat süren bombardıman sonunda, Şinkin’de bütün askerî hedefler tahrib edilmişti. Burada bizi İşkodra’da muhâsara etmede kullanılacak savaş malzemesinin yüklendiği sekiz Yunan gemisi de vardı”.
Şinkin baskınından sonra Adriyatik’ten Akdeniz’e açılan Hamidiye, 6 Eylül 1913’de halkının coşkun gösterileriyle Çanakkale önlerine geldi.14
Birinci Dünya Savaşı’nın başında Cema1 Paşa ile Almanya’ya giden Rauf Bey, Alman İmparatoru Wilhelm’e takdim edildiğinde İmparator, ilk söz olarak, “sizin Hamidiye harekâtınızı alâka ile takip ettim. Bizim Emdem de sizi taklit etmek istedi fâkat muvaffak olamadı, yolda battı» demiştir.15
Rauf Bey, Hamidiye Harekâtı ile Balkan Savaşı’nın en zor günlerinde Türk halkının moralini yükselterek Yunan ordusunu Selânik cephesinde tuttu ve ayrıca Sırbistan’ın yardımına engel oldu. Yunan donanmasını özellikle en büyük gemileri Averoff Zırhlısını âdeta hareketsiz bıraktı. Bu başarısı sebebiyle Rauf Bey kamuoyunda Hamidiye Kahramanı olarak adlandırıldı. Devlet “Hamidiye Kruvazörü Hümâyunu” adını taşıyan bir madalya ihdas etti. Bu arada Rauf Bey, 2 Temmuz 1913’te daha dönüş yolunda iken (İzmir) binbaşılığa terfi ettirildi. Rauf Bey, Hamidiye Gemisi komutanı olarak görevine o yılın sonuna kadar sürdürmüştür.16
Birinci Dünya Savaşı’ndaki Faaliyetleri
Hüseyin Rauf Bey, 8 Ocak 1914’de İngiltere’de inşâ halinde bulunan Sultan Osman Zırhlısı komutanlığına tayin edildi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması sonucu, İngiltere savaşa henüz katılmadığı halde bu gemiye el koymuş ve teslim etmemişti. Rauf Bey bu olayı hatıralarında şöyle anlatmaktadır:
“Sultan Osman süvarisi olarak üç aydır Londra’da bulunuyordum. İ1k önce Brezilya Hükûmeti adına Armstrong tezgâhlarında inşâ edilmişken bu hükûmetle Şili ve Arjantin’in donanma yapmamak hususunda aralarında anlaşmaları üzerine hükûmetimiz tarafından satın alınmıştı. ‘Sultan Osman’ ismi verilen bu dretnotu teslim alıp memlekete götürecek olan bin kişilik mürettebât ve askerim de, Reşit Paşa Vapuru ile İngiltere’ye gelmişti. Geminin son taksiti olan yedi yüz bin lira da ödendi. 2 Ağustos günü gemi teslim edilecekti. Sancağımızı çekme töreninden yarım saat önce İngilizler Sultan Osman’a el koydular.
İngiltere, ‘Sultan Osman’dan sonra, Reşadiye Dretnotumuzla, gene orada Şili Hükûmeti nâmına inşâ edilmişken hükûmetimiz tarafından satın alınması kararlaştırılıp, pazarlığı da yapılmış olan iki torpido destroyerine de el koydu. Biz de çaresiz, Reşit Paşa Vapuru ile İstanbul’a dönmek üzere hareket ettik”.17
Rauf Bey İstanbul’a geldiğinde Birinci Dünya Savaşı’nın öncesinde kısmî seferberlik ilân edilmiş, Meclis-i Mebusân padişah tarafından dağıtılmış, ülkede bir savaş havası esiyordu.
Enver Paşayı Harbiye Nezareti’ndeki makâmında ziyaret eden Rauf Bey, Türkiye’nin Afganistan temsilcisi olarak görevlendirildiğini öğrendi. Ayrıca Rauf Beyden Almanya’nın temsilcisi Fon Vas Muss’u da birlikte götürmesi istendi. Bu görevin temel amacı, Afganistan halkını İngilizlere karşı ayaklandırmaktı.
Askerî bir heyetle birlikte Halep’e giden Rauf Bey, bir ay kadar burada kaldı. Bu sırada Birinci Dünya Savaşı’na girişimiz duyuldu. Afganistan’a İran’dan geçmek gerekiyordu. Oysa İran’ın o zamanki durumu, değil boydan boya geçmeğe, adım atmağa bile müsait değildi. Fon Vas Muss’u başından savan Rauf Bey, Türk-İran sınırındaki Mendeli Kasabası’nda beklemeğe karar verdi. Enver Paşaya İran’ın kuzeyine hakim olan Ruslar ile güneyine hâkim olan İngilizlerden bahisle, bir mektup yazıp, Afganistan’a geçmesinin imkânsızlığını anlattı. Buna karşılık Enver Paşa “Bulunduğu yerde kalmasını ve Güney İran Başkomutanı olarak, İngilizleri o bölgeden çıkartmasını” emretti. Rauf Bey Kirmanşah’taki İngiliz ve Rus konsoloslarının kışkırtıp, üstlerine saldırttıkları İranlı Sencanî Aşiretini, komutasındaki Türk birliklerinin taarruzlarıyla geri püskürttü. Daha sonra Kırmanşah’a kadar dayandı. Krind mevkiinde karargâh kurarak, bir yıl burada her türlü tehlikeye karşı göğüs gerdi.18
Afganistan’a geçmenin imkânsız olduğunu merkeze bildiren Rauf Bey, askerleriyle birlikte Kerkük’e gitti. Bu sırada yarbaylığa terfi etti (4.10.1915). Bahriye Erkân-ı Harbiye Reisliği’ne tâyin edilince İstanbul’a döndü. Alman Amirali Şason’un Bahriye Nezâreti’ni kayıtsız şartsız idaresine almasına engel olan Rauf Beye, Şason türlü iftiralar attıysa da, Enver Paşa gerekli cevaplarla kendisini susturmuştur19.
Rauf Bey, 1917 yılı içinde, Bahriye Nâzırı Cemal Paşa ve Müsteşar Vâsıf Bey ile birlikte, Alman İmparatoru Wilhelm’i ziyaret amacıyla Almanya’ya gitti. Dönüşte, 28 Eylül 1917’de albaylığa (kalyon kaptanı) yükseldi. Savaş boyunca Deniz Kurmay Başkanı sıfatıyla bu görevde kaldı. 1917 Rus Devriminden sonra Kopenhag’da yapılan toplantıya Türk Heyeti Başkanı olarak katıldı. Daha sonra da, Brest Litovsk Barış Konferansı’nda Deniz Kuvvetleri delegesi olarak Osmanlı’yı temsil etti. Savaşın sonunda, Talat Paşa Kabinesinin istifa etmesiyle, yeni kurulan Ahmet İzzet Paşa Kabinesinde, özellikle mütâreke koşullarını araştırmak için, Bahriye Nâzırlığına getirildi20. Bu nezâret görevi ile Rauf Beyin askerî hayatı sona ermiş, siyasî hayatı başlamıştır.
Siyasî Hayatı
Mondros Mütarekesinden önce Osmanlı Devleti’nin kaderi Sadrazam Talat Paşanın konağında görüşülüp çare aranıyordu. Memlekette İttihât ve Terakkî Partisi’ne karşı büyük tepki vardı. Yeni Padişah’ın İttihâtçılara karşı olduğu biliniyordu. Bu hakikatlerin ışığı altında, İttihât ve Terakkî’nin rakipsiz lideri Talat Paşa arkadaşlarına bulduğu çareyi şöyle açıkladı.
“İttihat ve Terakkî Partisi’ni feshedeceğiz, arkadaşlarımız yeni bir adla siyasî hayatlarına devam edebilirler. Memleketteki bu şartlar altında adâlet âciz ve âtıl kalır. Arkadaşlar içinde, vaziyet normalleşinceye kadar memleketi terk edenler olabilir: Fakat İttihât ve Terakkî’nin reisi olarak ben, kalarak iktidarımızın ef‘âlinin hesâbını ayrıntılarına kadar vereceğim. Padişaha şartlı olarak istifamı vererek, Dahiliye, Mâliye ve Mukadder Mütârekede Heyetimize riyâset etmesi için Hüseyin Rauf’a Bahriye nâzırlığının verilmesini isteyeceğim. Arkamızda, hangi siyasî hareket iktidâr olursa olsun değerlerinden istifade edilecek kıymette insanlar bırakıyoruz. Göreceksiniz, Bunlar bedbîn, nevmîd, çâresiz kalmayacaklar, el ele vererek, memleketi kurtaracaklardır”.21
“Ben kalacağım” diyen Talat Paşa kalmadı, kalamadı. İttihât Terakkî Partisi kendisini feshetti. Padişah Vahidettin, Talat Paşanın istifası için ileri sürdüğü şartları kabul etti.22
Sadrazam Ahmed İzzet Paşa, Bahriye Nâzırı Rauf Beye müttefikler ile mütâreke imkânlarını araştırması talimâtını verdi. General Townshend’ın aracılığı ile Osmanlı delegesinin başında baş murahhas olarak Mondros Mütarekesini imzaladı.23
Baş Murahhaslık Görevi
Tarih: 30 Ekim 1918, günlerden: Çarşamba. Yer: Ege Denizi’nde, Yunan kıyısındaki Mondros Limanı’ndaki İngiliz Agememnon Savaş Gemisi, taraflar: Birinci Dünya Savaşı Galipleri adına, Müttefik Kuvvetleri Akdeniz Başkomutanı İngiliz Amirali Sir Arthur Galthrope, Osmanlı İmparatorluğu adına Bahriye Nâzırı Hüseyin Rauf Bey24 ve iki tarafın delegeleri.
Konu ise, müttefikleriyle yenik duruma düşmüş olan Osmanlı Devleti, galiplerin mütâreke şartlarının bildirilmesi ve kabulü halinde anlaşmanın imzalanması.25
3 Temmuz 1918’de Beşinci Mehmed Reşad’ın yerine geçen Altıncı Mehmed Vahideddin, 29 Ekim 1918 sabahı Rauf Beye son talimâtını şöyle veriyordu:
“Ülkenin içinde bulunduğu hâli çoklarından iyi biliyorsunuz. Size en geniş anlamı ile mutlak yetki veriyorum. Elinizden geldiğince emek vererek şartların en hafifi ile, fakat kesinlikle silahların bırakılması anlaşmasını imzalayınız. Yazışmalar ve soruşmalarla zaman harcamayınız. Geçen her saat zararımıza işlemektedir. Sonucu gerekiyorsa İngilizlerin telsizlerinden faydalanarak Mâbeyn-i Hümâyunumuza bildiriniz.”
Hüseyin Rauf Beye İngiliz Amirali Galthrope, karşısına oturmasından sadece üç saat sonra buz gibi edâ ile yirmi beş maddelik bir anlaşma metni uzatmıştı.
Kendisine uzatılan mütâreke metnini incelediğinde, bütün askerlik ve siyasî hayatının en sıkıntılı ve küçük düşürücü ânıyla karşı karşıya kaldı. Bu metni millet ve devlet adına imza atmaktan zor ve düşündürücü bir durum olamazdı.
Rauf Bey, incelemek için zaman istedi. İngiliz amirali, şerefli hizmet geçmişini çok iyi bildiği Türk denizcisinin, bu vakarlı ve mantıklı çıkışını sükûnetle dinledi. Gâlip olmanın ve Hamidiye Karamanını böyle bir çaresizlik içinde bırakmanın verdiği gururla şu cevabı verdi:
“Elimizdeki maddelenmiş şartlar kayıtsız şartsız yerine getirilecektir: Bu bir teklif değil, karardır…”
Durumu Padişah’a ve Bâb-ı Âli’ye bildiren Rauf Bey cevap “evet” gelince, mütârekeyi imzaladı26. Kendisinin siyasî hayatını gölgeleyen bu mütâreke, Osmanlı Devleti açısından Birinci Dünya Savaşı’nı tam bir yenilgiyle sona erdiriyordu. Geride her alanda hürriyet ve bütünlüğü zedeli, yarı sömürge durumuna düşmüş bir ülke bırakıyordu.